Psikanaliz Nedir? Hakkında Bilgi

- in Genel, Psikoloji, Sağlık
0

Psikanaliz ne demektir? Psikanaliz neyi inceler, nasıl ortaya çıkmıştır, Freud’un psikanalizdeki yeri ve önemi hakkında bilgi.

Ruhi olayların araştırılmasında, takibinde yararlanılan klinik metotların tamamına ve bu yolla elde edilen sonuçların yeni bir ilim dalı meydana getirmek için kullanılmasına verilen ad.

Bilginlerin büyük çoğunluğu psikanalizin Avusturyalı doktor Sigmund Freud1 un düşünce ve keşiflerinden doğduğunda birleşmektedir. Freud’un bu keşifleri içinde yaşadığı kültür çevresinden yararlanarak vardığı da bir gerçektir. Bu kültürü yapan faktörlerin başında bir yandan Fechner, Herbert, Schopenhauer ve Nietzche gibi filozofların eserleri bir yandan da 19. yüzyıl sonlarında Orta Avrupa büyük burjuva sınıfının geçirdiği bunalım gelir. Bu bunalım, çağın tıp adamlarını ruhi meseleleri daha yakından incelemeye itmiştir. Ancak, Freud hatıralarında nevroz-lu bir kimseye yapılan ilk analizin 1880-1881 yıllarında meslektaşı Dr. Breuer tarafından bir kadın hastaya uygulandığını söylemektedir. Breuer, hastayı gözleri açık uyutmuş ve hastalık belirtisinin ilk ortaya çıktığı şartları hatırlamasını, hipnoz altındayken aklından geçen her şeyi anlatmasını sağlamıştır.

Freud, Fransa’da Charcot’nun derslerini takip etmiş Viyana’ya döndükten sonra, Breuer’le aynı yolda çalışmalar yapmış ve bu işbirliğinin sonucunda Histerik Olayların Ruhî Mekanizması adlı bir kitap yazmıştır. İlk önemli buluşları bu çalışmaları sonucunda doğmuştur. 1) Histeri belirtilerinin bir manası vardır, çünkü semboller altında hastanın belirli zihni faaliyetlerini gösterir, 2) Hasta bu gizli mânâyı öğrenirse histeri belirtisi ortadan kalkar.

Freud ve Breuer’e göre, histeri belirtileri bir zihin faaliyetinin hissi yükünün dışarı atılamaması sonucu doğmuştur. Böylece bu nazariyede şuur dışı zihin faaliyetinin de varlığı kabul edilmiş olmaktadır. Freud, Breuer’den ayrıldıktan sonra direncin önemli olaylarını gizleyen hipnotizma usulünü bırakmış, “hür çağrışım” usulünü uygulanmaya başlamıştır. Bugün de uygulanmakta olan bu metotta, doktor hastadan soğukkanlılık ve dikkatle kendini gözlemesini ve sürekli olarak aklından geçenleri bildirmesini ister.

Freud psikanaliz terimini bu usul için kullanmıştır. Dil sürçmelerinin, unutmaların, istemeden yapılan hareketlerin, hayallerin, rüyalardaki sembollerin yorumlanmasıyla da, derinlik psikolojisi dediği şeyin gerçeklerine varabilen yollar çizmiştir. Freud, öteden beri düşünüle gelenin tersine, cinsi davranışın insanda buluğ çağından epeyce evvel başladığı, yetişmişlerde uygunsuz kabul edilen bazı davranışların daha çocuklukta bile görüldüğü görüşünü savunmuştur.

Bu görüşünü insanda “libido” adını verdiği bir güç bulunduğunu ileri sürerek somutlaştırmıştır. Latince “istek” manasına gelen libido sözünü, ruhî hayattaki çeşitli cinsi içgüdüleri göstermek için kullanmıştır. Bu içgüdülerin, çeşitli unsurlara ayrılabildiklerini, sonra derece derece normal bir yetişkinin içgüdülerini meydana getirecek biçimde birleştiklerini ileri sürmüştür. Libidonun böyle belirli bir gelişme gösterebilmesi için insanda birçok merhale geçmesi gerekir. Çocukluğun ilk yıllarında cinsî uyarıların hepsi anaya yönelir. Bu yönelişe paralel olarak babaya bir düşmanlık duygusu beslenir. Psikolojik ve çağdaş edebiyatta “Odip kompleksi” adı altında bilinen ve anaya aşırı sevgi, babadan nefret olarak özetlenebilen bu duygular Freud nazariyesinin temellerinden biridir. Libidonun biçimlenmesi boyunca her safhada fert, uyabilme kabiliyetlerinin çok üstünde güçlüklerle karşılaşır.

psikanaliz1920’ye doğru Freud, nazariyelerini köklü bir biçimde tekrar gözden geçirmiş ve saldırganlık, nefret duygularını değerlendirmiş, bunu yaparken ruhî şahsiyetin “o” “ben” ve “ben üstünden meydana gelen bir yapısı olduğu görüşünü savunmuştur. Bunlardan birincisi şahsiyetin içgüdü ve şuur dışı bölümünü, ikincisi gerçek prensibiyle düzenlenen şuur bölümünü, üçüncüsü ise, daha çok şuur dışı ahlak gereklerinin kaynağını meydana getirir. Freud’un bütün bu keşif ve düşünceleri ortaya yeni bir nevroz kavramı koymuştur. Ana çizgileriyle bu nevroz kavramı şöyle özetlenebilir. Nevrozlar “berf’ile “Ben’e uygun gelmeyen cinsi uyarılar arasında çıkmış uyuşmazlıklardır. Bu uyarılar Ben’le uyuşma durumunda olmadığından, Ben bunları uzaklaştırmış, yani şuurlu duruma girmekten ve harekete dönüşmekten alıkoymuştur. Böylece çıkış yolları tıkanan libido uyarıları hep bir önceki safhaya doğru itilir, bunların önlerinde boş bir yol bulması ise cinsî kanmanın yerini tutan bir durumu yaratmaktadır. Bir psikanaliz tedavisinde, bu itilmiş uyarıların şuur seviyesine getirilmesine çalışıldığında, tedaviyi yapan uzman bir mücadeleyle karşılaşır, bu mücadele uyarıları gerilere iten gücün aynıdır.

Özet olarak denebilir ki, psikanalizin Freud’a göre birkaç genel prensibi vardır. Bunlar şuur dışı birtakım zihin faaliyetlerinin varlığı postulatı, uyarıların geri tepilmesi ve direnme nazariyesi, Odip kompleksinin ve cinsiyetin önemidir.

Ancak Freud, herkesçe bu ilmin kuru-sucu ve en büyük temsilcisi olarak kabul edilmesine rağmen, günümüzün psikanalizi bu prensiplerden oldukça uzak bir noktaya varmıştır. Freud’un temelinden ilk sapma, 1911’de Cari Gustav Jung’un, 1914’de Alfred Adler’in ayrılmalarıyla başlamıştır. Daha sonraları ABD ve İngiltere’de Avrupa psikanalizinden ayrılan akımlar doğmuştur. Günümüzde psikanalizin en çok geliştiği, en çok uygulandığı ülke olan ABD’de bile birçok akım birden görülmektedir. Bunların bir kısmında özellikle Erick Fromm, Karen Horney, H. Sul-livan gibi çağdaş psikolojiye ve tıbba büyük hizmetlerde bulunmuş filozof ve araştırmacıların getirdiği akımlarda, Freud-un değeri hiçbir zaman küçümsenmemekle beraber, zaman zaman onun prensiplerini çürütecek sonuçlara varılmaktadır. XIX. yüzyılın sonunda doğmuş olan psikanaliz,tıbba, psikolojiye, sosyolojiye, edebiyata yaptığı yardımlarla çağımızın önemli ilim dallarından biri olmuştur.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir