İman Nedir?

İman hakikatleri nelerdir, İman sözlük anlamı, İslam dininde iman hakkında bilgi.

İman, emn aslından gelmektedir. Emn ise nefsin huzur ve sükuna kavuşması ve korkunun yok olmasıdır, iman, biri güven vermek, diğeri güven sahibi olmak üzere iki anlamda kullanılır. Buna göre mümin is­mi de biri güven veren, diğeri güven sahi­bi olan olmak üzere iki ayrı anlam taşır. Mümin, Allah’ın ismi olarak kullanılırsa “güven veren”, insanın sıfatı olarak kullanılırsa “güven sahibi olan” anlamına gelir.

Fakat Türkçemizde “inanmak” kelime­siyle ifade edilen iman “bir şeye veya bir kimseye inanmak” tarzında bir kullanıma sahiptir. Kur’ân neye veya kime inanılaca­ğını, değişik yerlerde kısaca ve etraflı ola­rak haber vermektedir.

Kur’ân her şeyden önce Hz. Muham­med’in tebliğine kulak vermeyi iman olarak niteliyor. Sonra da inanmanın gerçekleşme­si için vaz geçilmez olan inanma konuları­nı haber veriyor. “İnananlar, Yahudiler, Sabitler, Nasranîler Allah’a ve ahiret gü­nüne inanır ve yararlı iş işlerse artık on­lar üzerinde hiç bir korku olmaz ve on­lar üzüntü duyacak da değildirler 5/69.” Meali verilen bu ayette, “inananlar” keli­mesi ile Hz. Muhammed’in etrafında top­lanıp onu dinleyenlerin kastedildiği, hemen ardından gelen Yahudi, Sabiî ve Nasranî kelimelerinden anlaşılmaktadır. Buna göre Allah’ı ve onun peygamberliğini kabul ede­rek Hz. Muhammed’e kulak veren herkes “inanma” vasfıyla nitelenir. Burada göze çarpan husus, “inananlar” kelimesinin bir topluluğa admış gibi kullanılmasıdır, “inan­mak” kelimesinin, bu durumda muhtevası henüz belirlenmiş değildir.

Bu yüzden “inanma” işi de gerçekleşmiş değildir. Aye­tin devamı “inanma”nın gerçekleşmesi için gereken vaz geçilmez inanma konularını belirlemektedir. Bu konular, Allah ve ahiret günüdür. Hz. Muhammed’in etrafında olan­lar, Yahudi, Sabiî ve Nasranî topluluklarını meydana getirenler, fert-fert Allah’a ve ahi­ret gününe inanmadıkça mümin âdını ala­mazlar. Çünkü “Allah’a ve ahiret gününe inanma işi”, eğer bir topluluğun içine gir­mek ve içinde bulunmakla gerçekleşmiş ol­saydı, yukarıda zikredilen ayette topluluk­ların adı sayıldıktan sonra “kim Allah’a ve ahiret gününe inanırsa” ifadesine yer ve­rilmezdi. Ama korkudan kurtulmak ve üzün­tü duymamak için, “Allah’a ve ahiret günü­ne inanmak” birinci şart olarak, bu toplu­lukların her bir ferdi için ileri sürülmüştür.

Şu hâlde inanmak deyince Kur’ân’ın be­lirlediği vaz geçilmez temel konulara yani “Allah’a ve ahiret günü”ne inanmak ilk ola­rak akla gelir (3/114, 2/62, 9/18-19). İnanma­nın gerçekleşme yeri kalptir. Yani inanma işi kalbin işidir. Dil ferdin kalbine ait bu işi­ni aralarında yaşadığı toplumun diğer üye­lerine duyurmada tercüman rolü oynar: “Ey Muhammed, Bedevîler, “inandık”  dediler. De ki, hayır “İnanmadınız” fakat “Müslüman olduk” deyiniz. Çünkü dili­nizin söylediği “inandık” sözü, kalpleri­nize girmedikçe inanmış olmazsınız 49/14.”

Demek oluyor ki, inanma kalbin tasdikin­den ibarettir. Kur’ân’a göre kalp, Allah’ın varlığını ve ahiref gününü kabul etmek su­retiyle inanmanın özünü gerçekleştirir. Al­lah katında bu kabulün kelimelere dökülüp dökülmemesinin bir önemi yoktur. Ama in­sanlar, insanların içindekilere ancak keli­meler yoluyla ulaşma imkânı bulabildikle­rinden, topluma katılmak için, bir bakıma kalbin tasdikini kelimelere dökerek topluma duyurmak zaruret hâline gelmiş du­rumdadır.

Kur’ân’da insanların kime ve neye inana­caklarını teferruatıyla belirleyen ayetler de mevcuttur. Fakat bunlardan birisi inanan­lara hitap ettiği için, özellikle anılmaya de­ğer gözükmektedir: “Ey inananlar Allah’a, O’nun elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve önceki (elçi)lere indirilen kitap(lar)a inanınız. Kim Allah’ı, melekleri, kitapla­rını, elçilerini ve ahiret gününü inkâr ederse o çok uzak bir sapma ile yoldan sapmış olur 4/136.” Bu ayette inananlar, ayette sayılan inanma konularına inanma­ya davet ediliyor, “inananlar” sözü ayetin öncesi ve sonrasına bakılırsa Hz. Muham-med’in çevresine toplanan kimseleri ifade ediyor. Buna göre O’nun tebliğ ettiği dine bağlanan ve bağlanmak isteyen kimselerin inanma konuları belirleniyor. Temel inanma konuları olan Allah’a ve ahiret gününe inan­manın yanı sıra Allah’ın meleklerine ve el­çilerine indirdiği kitaplara da inanmak ge­rekli kılınıyor.

inananlar topluluğu arasına katılıp da bu sayılan inanma konularını kalbiyle tasdik et­meyenler, münafık adını alırlar. Kalben inanmadığı hâlde inananlar arasına dahil olup da bir türlü kalbiyle inanma konuları­nı tasdik edemeyen, aksine inkârı gittikçe artan kimseleri Allah bağışlamayacağı gi­bi onlara hiç bir yolu göstermeyecektir de (4/137-138).

İnanma, bir takım emir ve yasaklara mu­hatap olmanın da ilk şartıdır. Kur’ân’da “Ey inananlar” diye başlayan ve “…yapınız” veya “…yapmayınız” gibi emirler ve yasak­larla devam eden ayetlerin sayısı bir hayli fazladır “Ey inananlar, Allah’ın size lüt­fetmiş olduğu nimetleri anın 5/11”, “Ey 138 inananlar Allah’ın size helal kıldığı hoş şeyleri haram kılmayın ve (böylece) had­di aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanla­rı sevmez 5/87.”

İnanma, beraberinde “iyi iş görme” sı­fatını insana kazandıran bir vasıftır. Çünkü inanma konusu olarak belirlenmiş zatlar ya­ni Allah, melekler, peygamberler bütün bunlar, yaptığı işi en iyi yapan yüksek ze­vattır. Hele Allah’ın fiilinde hiç bir noksan bulunamaz. Kalbi, Allah’ı, melekleri, pey­gamberi tanıyıp doğrulama kararıyla dolu oian bir insanın “iyi iş görme” vasfını kazan­maması normal değildir. Kur’ân “inanan ve iyi iş gören” ifadesini taşıyan ayetlerle do­ludur. “Asra andolsun ki, insan zararda­dır. Ancak inananlar ve iyi iş görenler… zararda değildir 103/1-3.”

Kur’ân inanma ve insan arasındaki alâ­kaya da değişik biçimlerde dikkat çekmek­tedir. Meselâ inanmaya rağmen inkârı hoş bulmak (9/23) inanmayı inkâr etmek (5/5), ilim ve inanma verilenler (30/56), inanma­yı verip karşılığında inkârı satın almak (3/177), inkâr etmeye koşanlar (3/176), inan-malarıyla birlikte inanmada artış sağlamak (48/4, 74/31) inanmayı kalbe süs yapmak (49/7), inanmayı kalplere yazmak (58/22), inkâr edenlere inanmaları yarar sağlamaz (32/29), Allah’ın inanmayı yitirtmek gibi bir fiili yoktur (2/143), inandıktan sonra inkâr et­mek (2/109, 3/106, 9/67, 3/86, 90) gibi nok­talar. Bütün bu hususlar insanda inanma­nın aslen mevcudiyetini fakat bu inanma­ya bir takım ilâvelerin yapılarak artışlar sağ­lanabildiğini gösteriyor. İnkârın ise insan­da aslen mevcut olmadığı, fakat aslen mev­cut olan inanmaya işlerlik sağlanmaması örtülmesi anlamına geldiği anlaşılıyor.

İnanma kalbin tabiî bir işi, inkâr bu tabiî işin engellenmesi olarak bize tanıtılıyor, in­san, yaratılışı gereği olan inanmayı sürdü­rürse cennetle müjdeleniyor, yaratılışına aykırı olarak inkâra giderse ateşle, cehen­nemle yüz yüze bırakılacağı haber veriliyor, “inananlara ve iyi iş görenlere gelince, Allah onlara ücretlerini ödeyecek ve on­lara lütuf olarak fazladan ödeme yapa­caktır, istinkâf edenlere ve kendini bü­yük görenlere gelince Allah onlara sü­rekli acı veren bir azabı uygun görecek ve onlar kendilerine Allah dışında hiç bir dost ve yardımcı bulamıyacaklar 4/173.” (H.ŞAHİN)