Edirne Antlaşması Önemi

Edirne Antlaşması ne zaman ve kimler arasında yapıldı, Edirne Antlaşması sebep ve sonuçları hakkında bilgi.

Osmanlı-Rus Savaşı (1828) sonunda Edirne’de imzalanan antlaşmadır (14 Eylül 1829). Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Ak­denizdeki donanmaları 20 Ekim’de Navarin limanına saldırarak burada demirli bu­lunan Osmanlı-Mısır donanmasını yakmış­tır (20 Ekim 1827).

Böylece başlayan 1828 Osmanlı-Rus Savaşı, Ruslar’ın Edirne’ye girmesiyle, Os­manlılar aleyhine noktalanmıştır. Babıali, Prusya, Fransa ve ingiltere’nin araya girmesiyle, Londra antlaşmaları temelin­de bir barışa razı olmuştur.

Barış görüşmelerinde Osmanlı Devletini Başdefterdar Mehmed Sadık Efendi ile Anadolu Kazaskeri Abdülkadir Bey tem­sil ederken, Rusya’yı Kont Dibiç, Kont Aleksey Orlov ve Kont Frederik Palen temsil et­mişlerdir.

Antlaşma, bir esas, bir de Memleketeyn (Eflak ve Boğdan) konularını kapsayan ek bir protokol olmak üzere iki metin halinde düzenlenmiştir.

14 Eylül 1829 tarihinde Edirne’de imza­lanan antlaşma hükümleri şöyledir: 1. Taraf­lar barışı gerçekleştirmek için samimi çaba sarfedecekler. 2. Ruslar, işgal ettik­leri toprakları edirne_antlasmasiboşaltacaklar. 3. Prut nehri eskisi gibi, iki devlet arasında sınır olacak.

Tuna üzerinde sınır çizgisi, Hızır ilyas (St. Georges) koluna kadar uzayacak. Rusya’ya bırakılan Tuna adalarında ve delta üze­rinde bayındırlık çalışmaları yapılmayacak, istihkâm vb. tesisler kurulamayacak, ka­rantina binaları kurulabilecektir. Rus sa­vaş gemileri bu koldan Prut ırmağına ka­dar Tuna üzerinde hareket edebileceklerdir. 4. Rusya’nın İran ile yaptığı 1828 Türkmençay Antlaşmasını Osmanlı Devleti ka­bul edecek.

5. Eflak ve Boğdan’ın savaş­tan önceki statüsü devam edecek. 6. Rus tüccarlarının sahip olduğu haklar, kabul edilecek. Rus ticaret gemileri Karadeniz ve Akdeniz’le Boğazlar’da dolaşabilecek. 7. Rusya ile 1806’dan beri süregelen an­laşmazlıklardan ötürü Rus tüccarlarının uğradığı zarar ve ziyanı kapatmak üzere 18 ayda’ödenmek şartıyla, 1.500.000 Hol­landa altını tazminat ödeyecek 8. Savaş giderlerine karşılık Osmanlı Devleti Asya topraklarının bir miktarını Rusya’ya bıra­kacak. 9. Osmanlı Devleti Londra Antlaş­masını onaylayacak, yani Yunanistan’ın bağımsızlığını kabul edecek.

Osmanlı Devleti, bu antlaşmayla Rume­li’de Mora ve Güney Yunanistan’ı, Ege De-nizi’nde Cezayir-i Bahr-i Sefid takımadaları­nı, Sırbistan sınırı üzerinde altı kadılık gner-kezini, Tuna deltasının yarısına kadar olan Bucak topraklarını, Kafkasya ‘da Gür­cistan Gur ve Imeret Prensliklerini ve da­ha sonra da savaş tazminatı olarak Ahıska eyaletini bırakmak zorunda kalmıştır. Ve takip edeceği hareketi padişaha bildirdi. Bu hususta padişahtan teminat aldı.

Heyetin hazırladığı 72 maddelik prog­ram, bir program, bir ıslahat tasarısı idi.

Bu tasarının önce askerlikle ilgili kısmının uygulanmasına girişildi. Bu meselede ye­nilik yapılan başlıca maddeler şunlardı: 1. Mevcut asker ocaklarının nizam altına alınması: 2. Avrupa usulünde yeni bir or­du kurulması (Nizam-ı Cedîd ordusu): 3. Savaş sanayii müesseselerinin yeniden tertip ve tanzimi.

3. Selim bir taraftan Avrupa usulünde bir ordu hazırlarken, diğer yandan da mev­cut ocakları imkanlar nisbetinde nizam al­tına almaya önem verdi. Yeniçeri Ocağı için haftada birkaç gün talim ve terbiye zorunluğu konuldu. Diğer ocaklar için yeni kanunnameler yapıldı. Mesela 1792’de ya­yınlanan Humbaracı kanunnamesine gö­re bütün efrad, İstanbul’da toplanacak ve yoklamaya tabi tutulacaktı.

3. Selim, Nizam-ı Cedid’in müstakil bir askeri ocak olmasını ve buraya yeniçeri­lerden genç olanların girmesini istiyordu. Fakat yeniçeriler bunu kabul etmedikleri gibi, devletin ileri gelenleri de Yeniçeri Ocağı’nın dışında bağımsız bir ocak ku­rulmasını uygun görmemekle beraber, çok tehlikeli buldular. Bu sebeplerle Nizâm-ı Cedîd, hassa bostancılar ocağına bağlı ol­mak üzere, bostancı tüfekçisi ocağı şek­linde kuruldu, ilk önce mevcudu 12.000 olarak tesbit edildi (1793). Buna göre çı­karılan padişah iradesiyle ileride geliri sağ­landıkça artırmak üzere Levend çiftliğin­de, subayları ile birlikte 1602 erden ibaret 12 bölük olarak bir “orta” tertibini başlat­mayı, ortaya bir binbaşı, sağ ve sol kola-ğaları, her bölüğe birer yüzbaşı ve diğer subaylar tayini emrediliyordu. Erlere de süngülü tüfek verilerek talime başlanılıyor­du. Yeniçeriler, yurdun her tarafına yayıl­mış, şehir ve kasabalarda yerleşmiş olduk­larından, Nizam-ı Cedid askerlerini çeke-meyecekleri de düşünüleceğinden, yeni askerî teşkilâtın gerekli olduğunu anlatmak icap ediyordu.

Osmanlı Devleti’nin büyüklüğünün; aha­linin devlet kararlarına gösterecekleri say­gı ile mümkün olabileceği, dolayısıyla Nizâm-ı Cedid’in benimsenmesinin bir gö­rev olduğu anlatılmaya çalışıldı.

3. Selim’in Nizam-ı Cedid lehinde yap­tırdığı bu propagandanın büyük tesiri ol­mamakla beraber, ilk zamanlarda teşkila­tın kurulmasına ses çıkarılmadı.

Ancak gerek bu ıslahat, gerek siyasî ve iktisadi sahada uygulanmaya çalışılan Nizam-ı Cedid, istenilen başarıyı tam ola­rak sağlayamamıştır. Esasen kısa bir sü­re sonra Nizam-ı Cedid düşmanlığı baş­ladı. Bazı başarısızlıklar da ıslahat hare­ketlerinin değerini ve itibarını halk naza­rında düşürdü.

Nizam-ı Cedid ordusu önce İstanbu’da, sonra da Anadolu’da kurulmuştur. İlk olarak Mısır seferinde Akka Kalesi önün­de Napoleon ordusuna karşı başarı sağ­lamıştı.

Rusya ile savaş ihtimallerinin belirmesi üzerine, Karaman Valisi Kadı Abdurrah-man Paşa yanındaki Nizâm-ı Cedid aske­ri Rumeli’ye geçirildi.

Nizam-ı Cedid düşmanlığı açık ve ke­sin bir hal aldı.

Edirne’ye harekete geçen Kadı Abdurrahman Paşa ordusuna mukavemete kal­kıştılar. Orduyu tehdit ettikleri bir sırada 3. Selim, Abdurrahman Paşa’ya geri dön­mesini emretti (1806). İstanbul’da Boğaz yamakları ayaklandı. .

Veliahd Şehzade Mustafa ve şeyhülis­lam Ataullah Efendi âsilere akıl hocalığı yapıyorlardı. Padişah, devletin idaresini el­lerine bıraktığı kimseler tarafından ihane­te uğramıştı.

Şeyhülislam, padişaha bir yazı sunarak “Atmeydanı’nda toplanan yeniçerilerin Nizam-ı Cedîd askerlerinin kaldırılmasın­dan memnun olacaklarını” bildirmiş, ya­zıda adları yazılı zatların cezalandırılma­larını istemiştir. Padişah, arzu etmediği halde bu kişilerin idam edilmelerine mü­saade etmişti. O, sarayın tarihini iyi biliyor­du. Asilerin istediklerini yapmazsa, zorla saray gireceklerini de biliyordu.

Halbuki Nizam-ı Cedid askeri, Atmey­danı’nda toplanan asilere biraz olsun di­reniş göstermiş olsalardı, yeniçeriler pe­rişan olacaklardı.

Enderun ağalarının bu husustaki uya­rılarına karşı Padişah: “Benim için kan dö­külmesin, benim yüzümden Muhammed ümmetine zarar gelmesin” diye karşılık verdi.

Asiler, bu zatları birer birer ele geçirdi­ler, işkence ederek öldürdüler. Fakat asi­ler bununla da yetinmediler. Yeni bir kur­ban daha istiyorlardı. Çok geçmeden, bu isteklerine kavuştular ve Nizam-ı Cedid ha­reketinin başı olan padişahı da önce tahtından indirdiler, sonra da öldürdüler. Böy­lece padişahın hayatına kıyılmakla beraber millet ve memleketin Batı medeniye­tine ayak uydurması uzun süre geciktiril­miş oldu.