Akıl Nedir?

Kurana göre akıl nedir, Akıl sözlük anlamı hakkında bilgi.

Akıl, genelde ilmi almaya yarayan yüce veya insanın bu güç sayesinde edindiği il­me denir. Hz. Ali, doğuştan ve kazanılan olmak üzere iki aklın bulunduğunu söyle­miştir. Eğer doğuştan akıl olmazsa, kaza­nılan aklın yararı olmaz. Tıpkı göz, ışığı en­gellediği zaman güneş ışığının yararlı ol­madığı gibi. Hz. Peygamber, “Allah akıl­dan daha değerli bir yaratık yaratma­mıştır” buyururken, doğuştan gelen veya verilen akla işaret etmiştir. Yine Hz. Mu-hammed, “Hiç bir kimse kendisini doğ­ruya ulaştıran veya değersiz olandan alı­koyan akıldan daha üstün bir kazanç el­de etmemiştir” buyururken, kazanılan ak­la işaret etmiştir. Bu akıl, yüce Allah’ın, “İşte bizim, insanlığa verdiğimiz misal­ler. Bu misalleri ancak ilim sahipleri an­lar ve düşünür.29/43” sözünde geçen ak-letme, ilim anlamına gelen kazanılmış akıl­dır.

Yüce Allah, kâfirleri akılsızlar diye yer­diği her yerde birinci anlamdakine değil, ikinci anlamdaki akla işaret etmiştir. Me­selâ, “Onlara (müşriklere) Allah’ın indir­diğine uyunuz denilince, onlar, ‘hayır biz atalarımızın kendisine alışkın ve bağ­lı bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ata­ları hiç bir şeyi bilmiyor ve doğruyu ta­nımıyor idi iseler de mi? 2/170 “, “İn­kâr edenlerin misali, ancak dıştan gelen bağırma ve seslenmeleri duyduğu için haykıra haykıra konuşan kimseye ben­zer. Onlar, sağırlar, dilsizler, körlere benzer. Böyle oldukları içindir ki akılla­rını kullanmazlar. 2/171”

Kur’an’ın bu ifadeleri, babalarını, atala­rını taklit edenlerin eğer babalarının ve ata­larının yapıp ettikleri ilme dayalı değilse ve ilmin gösterdiği yoldan edinilmemiş ise, ilim anlamına gelen akla dayalı bir iş olma­dığını anlatıyor. Dolayısıyla babalarının ar­dından giden kimseler, doğuştan gelen akılları kullanarak ilim edinmemiş ve yapıp ettiklerinde ilmin ışığına uymamış oldukları için, sağır, dilsiz ve köre benzetilmişlerdir. Bunların doğuştan gelen akla sahip olduk­ları herkesçe kabul edilmektedir. Böyle kimselerde bulunmayan şey, doğuştan ge­len akıllarını görme, işitme ve konuşma du­yularında sağlayamadığı verilere tatbik et­mekten ibarettir. İnsan kazandığını genel­de bu duyularıyla aldıkları veriler arasından edinir. Bu yüzdendir ki, sağırlar, körler, dil­sizler -eğer özel eğitim ve öğretime tâbi tutulmamışlarsa- kazanılmış akıldan yok­sundurlar. Bu gün sağırlara, dilsizlere, kör­lere uygulanan özel eğitim ve öğretim on­larda doğuştan gelen bir aklın varlığını ispatlamaya yeter. Çünkü bunlar, eğitim ve öğretim yoluyla bir takım davranışlara alış­tırdıklarından, daha da ötede akıl yürüt­menin çeşitli biçimlerine dayalı neticelere ulaştırılmaktadırlar. Meselâ, gazete çıkar­makta ve gazetedeki bilgileri okuyup de­ğerlendirmeye tâbi tutabilmektedirler.

Öyleyse Allah, “aklınızı kullanmıyor musunuz?” veya “akıllarını kullanmaz­lar” biçiminde bir hitap ile kimlere sesle­niyorsa, onları akıl gücünü kullanarak ilim edinemediklerini yapıp etmelerinde ilim ışı­ğıyla aydınlanan yolda yürümediklerini bil­dirmektedir. Bu anlamda ilmin ışığı, kazarer. Bundan ötürü Allah’ı unutmak ile ken­dini unutmak birbirine çok sıkıca bağlı, ay­rıymış gibi görünen ama aslında tek bir ta­vır olarak Kur’an’da takdim edilmiştir. “Sa­kın hâ, Allah’ı unuttukları için Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fasıkların ta kendi­leridir. 59/19”

Kur’an, insanın bizzat özüne, aklına, kal­bine, nefsine ve ruhuna insanın dikkatini çevirmeyi ön planda tutar. Çünkü dinin aslı oradadır. Doğuştan insana verilen bu asla dikkat çekmesinin yanı sıra, Kur’an kazan­ma yoluyla elde edilecek akla da insanı teşvik etmekten geri durmaz.Kazanılan akıl, biri tecrübelerden edinilen ilim, diğe­ri de bizzat fıtrî akıl yetisi kullanılarak ka­zanılan ilim olmak üzere iki anlama gelir. “İnsanlara iyiliği emrediyorsunuz da, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz elinizdeki kitabı okuyup duruyorsunuz. Öyleyse hâlâ aklınızı kullanmıyor musu­nuz? 2/44”, “Biz bu örnekleri insanlara veriyoruz. Bunları ancak bilginler akle-der. 29/43”, “Eğer dinlemiş veya aklet-miş olsaydık, çılgın alevli cehennemlik­ler içinde olmazdık. 67/10”, “De ki, bi­lenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri hatırlanması ve bilinmesi gerekenleri kendine devamlı alır. 39/9”

Örnek olmak üzere meallerini verdiğimiz bu ayetler genelde insanın dikkatini mük­tesep aklın iki çeşidi üzerine de önemle çekmektedir. Kitabı okuyor olduğu halde, aklını kullanmaktan kaçınır gözükenlere uyarı yapılırken, kitapla verilmiş hazır tec­rübelerden yararlanıp sonuç çıkarılmadığı­na işitme veya akletme işi yapılsaydı, ce­hennemlikler içinde olunmayacağı haber verilirken de fıtrî akıl yetisi sayesinde insa­na sunulan naklî bilgiler ve deneyimlerden yararlanılarak bir sonuç çıkarılmadığına dikkat çekilmiştir. Eğer insan, fıtrî akıl ye-tisiyle yetinecek bir ortamda olsaydı, yüce Allah, “De ki, sizi yaratan ve size işitme­yi, gözleri ve gönülleri veren O’dur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz. 67/23” ayetiyle insanı, az kadirbilir olmakla uyar-mazdı. Çünkü bu ayette geçen işitme, nak­li, geçmiştekilerin ve hâlen var olanların de­neyim birikimlerini; gözler, gözlem yapma­yı ve o yolla edinilecek ilmi; gönüller, var­lıklara yönelik iç bağlantıyı ve öz bilgisini temsil ederler. Akıllı insan bütün bu imkân­ların içinde olduğunu ve bunlardan yarar­lanmak gereğini duyan kimsedir. İnsan, yalnız fıtrî akıl yetısiyle veya yalnız tecrü­belerin taklidini yapmakla yetinmez. Yine insan sırf fıtrî akıl yetisi veya yalnız nakil ile yani Kur’an ve sünnet ile bu dünya or­tamında yetinemez. Bunlardan birinci hâ­le aldanma, ikinci hâle cehâlet denmiştir. Hem fıtrî aklın, hem de onun kullanımından sağlanacak aklın birlikte insanı insan ola­rak koruyabilecekleri Kur’an’dan anlaşılan kuşkusuz bir sonuçtur. (H.ŞAHİN)