Abdullah Frank Bubenheim Kimdir?

- in Genel, Kim, Kimdir
0

Abdullah Frank Bubenheim hayatı ve Müslüman oluşu hakkında bilgi.

Küçücük bir ilkokul öğrencisiyken, okuma kitabında bir hikaye görür. Hikayenin başlığı, “Tanrının Anasının Küçük Bardağı”dır. Küçük kalbi acı duyar bu başlıktan. Çünkü, her şeyin Yaratıcı’sı olan bir Allah’ın, başka yaratıklar gibi anaya ihtiyaç duyması onu fazlasıyla rahatsız eder. Peygamberimiz’in, “Her doğan İslam yaratılışı üzerine doğar” hadisinin tipik bir belirtisiydi bu rahatsızlık.

Bu küçük ruhun ikinci acısı da bir noel öncesine rastlar. Balkonlardaki noel çamını kutsal gecede bebek İsa’nın getirdiğini söyleyen ana-babasına candan inanırdı. Ama bir oyun arkadaşı, bunun büyüklerin uydurması olduğunu ve çamın çarşıdan satın alınıp getirilmiş bulunduğunu söylemişti. Ve arkasından sökün eden düşüncelerle o artık görünüşte Hristiyandı ama, içten inançsızdı.

Sonraları öğrenmişti ki, bütün bu hatalar, Allah’ın ve meleklerin olmadığından değil, onları Hristiyanların yanlış sıfatlarla tanımaları ve insanileştirmelerinden kaynaklan maktadır.

Ama işin doğrusunu, yani İslam’ı öğrenecek bir kaynağa ve imkana da sahip değildi. Gerçi annesi Kabil’deki Alman lisesinde öğretmenlik yaptığı için, Afganistan’dan birazcık bahsetmişti. Daha sonraları ise, okuduğu bir sanat tarihi kitabı dikkatini çekmişti. Bu kitapta, İspanya’daki İslam mimarilerinin resimlerini görmüş ve şöyle düşünmüştü:

“Bütün Avrupa’da kaba, hantal bir yapı stili uygulandığı çağlarda, bu kadar şahane mimari eserleri yapabilen insanlar, herhalde çok üstün bir kültüre sahip olmuş olmalılar…”

Din dersleri, vaftiz ve diğer dini işler artık ona bir şey ifade etmiyordu. Zaten annesi de kiliseye karşı idi. Ancak, yaşı ilerledikçe, kilisenin anlattığının dışında bir Yaratıcıyı da düşünmeden edemiyordu. Şöyle diyordu kendi kendine: “Kainatta her olayın bir sebebi vardır. Başlatan bir sebep olmaksızın, hiçbir şey gerçekleşmez. Bu ölçüye göre, dünyanın ve üzerindeki canlıların ortaya çıkmasına sebep olan uzaydaki ilk yıldızın başlangıcı da kendi kendine olamazdı.

Bütün bunların arkasında görünmeyen bir Yaratıcının bulunması gerekir. Gözümüzle göremediğimiz, duyularımızla algılayamadığımız, ama aklımızla anladığımız, kalbimizle sezdiğimiz bir Yaratıcı… Ama olsun, radyo dalgalarını da duyularımızla algılayabiliyor muyuz? Demek ki doğrudan doğruya algılayamadığımız birtakım güçler ve varlıklar inkar edilemez.

Bu alemde tesadüfe yer olamayacağına göre, kimyasal bir reaksiyonun sonucunu veya bir top mermisinin yolunun gidişini nasıl önceden bilebiliyorsak, var olan Yaratıcı da, olayların bütün karmaşık cereyan tarzlarını sonsuz ve sınırsız boyutlarıyla bilmelidir…”
O zaman, bu düşüncelerden daha ileriye gidememişti ama, Yaratıcının varlığına imam da yeniden kazanmıştı. Yakın Doğu’ya ait kitaplardan İslam’ı fark etmişti. Okuduğu Birbir Gece Masalları bile dikkatini biraz daha İslam’a çekti. Orada geçen İslami nükteler ve Kuran ayetleri, daha çok araştırma isteğini kamçıladı.

1970’de babasıyla Hunus’a gitti. Burada ilk defa bir camiye girdi. Kur’ân-ı Kerîm’i daha iyi anlamaya karar verdi ve Almanca bir meal aldı. Bu genç adam ne arıyordu. Aradığı, bütün Avrupalının aradığıydı aslında. Günlük hayatına yol ve yön gösterecek bir rehber arıyordu. Hayatı manalandıran ve insanileştiren bir kurallar bütünü arıyordu. Aradığını ne Hıristiyanlık’ta, ne de onun ardından yaşadığı inançsızlıkta bulabilmişti. Aradığını Kur’ân’da buluyordu. Kur’ân insan hayatını bütünüyle kapsıyor ve kavrıyordu. Hıristiyanlık’ta noksanlığını duyduğu enerji ve kesinlik de İslamdaydı…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir